Beslenme evriminin dönüm noktası insan beyninin büyümesidir. Beslenme açısından bakıldığında beynin en ilginç özelliği, öteki dokulara göre tükettiği enerji miktarıdır. Bir birim beyin dokusu, aynı miktarda kas dokusuna göre yaklaşık 16 kat daha fazla enerji tüketmektedir. Biz insanlar günlük enerjimizin %20-25’ini beynimiz için harcıyoruz. Günümüzden 50 bin yıl once yaşadığı tahmin edilen Homo Sapiens yani “akıllı/bilen insan”ın atalarından önemli bir farkı da beyinlerinin, dolayısıyla da kafataslarının daha büyük olmasıdır. Bu büyümenin nedeni olarak da 2.6 milyon yıl önce başlayan paleolitik dönemde tekrarlayan buzul çağları nedeniyle tüketilen hayvanların et, yağ ve iç organlarındaki omega 3 ’ler düşünülmekte…

Şimdi gelelim atalarımızın yedikleri besinlere…Yiyecek olmadığı zaman sağ kalabilmek için atalarımız vücutlarında makul miktarda yağ depolama, ısı üretimi ve iştah kontrolü için leptin hormonu tarafından kontrol edilen karmaşık bir metabolik süreç geliştirmiştir. Leptinin, evrimsel olarak, bir kıtlık hormonu olan insülinden daha üst seviyede olduğu ve beynin büyümesinde doğrudan rol aldığı düşünülmekte (araştırmalar leptin eksikliği ve kortizol fazlalığının beyni küçülttüğünü göstermiş!)

Atalarımızın nasıl atletik bir vücuda sahip olduğunu (kaslı, yağsız-göbeksiz) merak ediyorsunuz değil mi? Erken dönemlerde besinler meyvelerden, otlardan, ağaç kabukları ve yabani etlerden oluşuyordu. Bunlar büyük ölçüde düşük kalorili yiyeceklerdi. Şeker ihtiyaçlarını meyvelerden ya da arı kovanlarından karşılıyorlardı. Aramızdaki tek fark onlar tatlılara bizim kadar kolay ulaşamıyorlardı. Yiyeceklerini yürüyerek, sürünerek, takip ederek ve saldırarak elde ediyorlardı. Herşey bu zamandaki gibi hızlı ve kolay olmuyordu. Yemek bulmak oldukça zahmetliydi ve dolayısıyla, avlanmanın ve yiyecek toplamanın gerektirdiği fiziksel faaliyetler sayesinde, tükettiklerinden daha fazla kalori yakıyorlardı.

Düşük karbonhidratlı beslenme, tarih öncesi dönemlerde atalarımızın yedikleriyle beslenme düşüncesine dayanıyor. Buna göre, 10 bin yıldan daha fazla zaman öncesinden beri, yediklerimizi inceleyerek bugün çok daha sağlıklı beslenmemizi sağlayacak bir beslenme programına erişebileceğiz. Ne var ki atalarımızın beslenme alışkanlıkları bizimkinden biraz farklı. Yediğimiz şeker ve nişastayı mısır, pirinç, arpa, yulaf, buğday gibi tahıllardan ve kısmen de baklagillerden elde ediyoruz. Atalarımız bizim bu karbonhidratça zengin menümüze yabancıydı. Çünkü tahıllar M.Ö. 10.000 –3.000 yılları arasında dünyanın çeşitli yerlerinde yabani otlardan evcilleştirilerek elde edildi. İlk ekmek de Mısırlılar tarafından M.Ö. 3000 yılında yapıldı. Bilebildiğimiz kadarıyla, bu tarihten önce tarım yapılmıyordu; atalarımız o dönemde avcı-toplayıcıydılar. Bu nedenle daha çok et ve yabani bitki ve meyvelerle besleniyorlar, tahıl yemiyorlardı. Az miktarda karbonhidratı ise bal, meyve ve bitkilerden alıyorlardı. Evrimsel genetik prensiplerine göre bu sure vücudumuzun tahılla beslenmeye uyum göstermesi için yeterli değil (tıpkı, meyve ağırlıklı beslenen akrabalarımız maymunların sindirim sistemlerinin bizimkinden farklı olması gibi) Bu nedenle Düşük karbonhidratlı beslenme sistemi karbonhidrat alımı çok aza indiriliyor. Avcı-toplayıcı toplumlarda çiftlik hayvanları yoktu, atalarımız da et yemek için avlanmak zorundaydılar.

Doğada serbest yaşayan hayvanlar, yapılarında besi çiftliklerinde yetiştirilen hayvanlarınkinden farklı bir yağ türü içeriyorlar. Bu hayvanlarda omega 3 türü yağ asidi daha yüksek oranda bulunurken, omega 6 türü yağ asidi daha azdır. Oysa günümüzde ne yazık ki omega 6 türü yağ asidi, omega 3 türüne göre 10 kat fazla tüketiliyor. Düşük karbonhidratlı beslenmenin en önemli adımlarından biri de, omega 6 miktarını omega 3’e göre azaltmak. Birçok uzman bunun daha sağlıklı bir denge oluşturduğu görüşünde hemfikir.

Ayrıca atalarımızın menülerinde, bebekken içilen anne sütü dışında, süt ve süt ürünleri de yoktu. Bu nedenle, sütteki laktozu parçalayan enzim eksikliğinden ve süt proteininden (kazein) kaynaklanan alerji ya da diğer rahatsızlıklara rastlanmıyordu. Çağımızdaki dejeneratif ve otoimmün hastalıkların çoğunda tahıllarda bulunan gluten adlı proteini suçlayanlar da yok değil.

Düşük karbonhidratlı beslenme yanlılarınca, birçok hastalığın nedeni, fazla miktarda karbonhidrat alımıdır. Yüksek miktarda karbonhidrat alımı durumunda kan şekeri çok hızlı artabilir ve bu durum aşırı miktarda insülin salgılanmasına ve insülin direnci’nin tetiklediği metabolik kaos ve inflamasyona yol açabilir (insulin direnci adı verilen metabolik bozuklukta dolaşımda glukoz varken dokulara girmekte zorlandığından-o yüzden “insüline direnç” olarak adlandırılıyor-doku düzeyinde şeker yoksunluğu oluyor) Doğanın kan şekerini düşürücü tek hormon olan insülinin karşısına şekeri yükselten en az 4-5 hormon koymuş olmasında, “ en az kan şekerinin yükselmesi kadar, kritik bir seviyenin altına düşmesinin engellenmesi” olduğu mesajını almak gerekli. Kim bilir, günümüzde kanser dahil çoğu kronik ve dejeneratif hastalığın adeta patlamasından doğanın kendimizi şeker bombardımanına tutacak bir şekilde besleneceğimizi önceden kestirememesi ve buna karşı evrimsel önlemler geliştirememiş olması da sorumlu tutulabilir mi..?

Sevgi ve Sağlıkla Kalın,

Doç.Dr. Gökhan Özışık
Endocrinology & Metabolism

Sencer Bulut
International Sport Nutritionist & Health Coach