Kadim tıp sindirim sistemi ile beyin arasında henüz günümüzde bile tam kavrayamadığımız bir ilşki olduğunu, birinin rahatsız olmasının diğerini de rahatsız edebileceğini söyler. Hepimizin bildiği üzere iyi bir sindirim ağızda başlar ve ağız ve diş hijyeninden iyi çiğnemeye kadar birçok etken bunda rol oynar. Mide asidinin yeterli olması ve midenin sindirim için gerekli kasılmaları yapabilmesi de besinler içindeki proteinlerin yapı taşı olan aminoasitlere parçalanması, hayati vitamin ve minerallerin emilebilmesi için bir o kadar önemli. Aksi halde “kimus” adı verilen mide içeriği gereksiz yere fermente olmaya, ekşimeye ve kokuşmaya başlıyor. İdeal kimyasal kıvama gelmemiş kimus bir taraftan midenin içini kaplayan mükemmel döşemeye zarar verirken (irritasyon-inflamasyon) diğer taraftan gaz ve şişkinlik oluşturarak yemek borusuna kaçma (reflü), geğirme ve kötü ağız kokusuna neden olabiliyor.

Bu kadar fenalık yetmezmiş gibi, yetersiz mide asidi, oksitlenmiş yağlarla muamele görmüş besinler, hidrojenize bitkisel yağlar ve işlenmiş gıdalar içindeki trans yağlar başta olmak üzere zararlı maddeler mide içinde ideal koşulları sağlamakla görevli kimyasal ve hormonal mekanizmaları bozarak kimusun oniki parmak barsağına geçişini de geciktiriyor. Nihayetinde oniki parmak barsağına ulaşabilen ancak iyi işlenmemiş bu “yemek bulamacı” safra kanalının açılıp yeterli miktarda safranın buraya akmasını da adeta sekteye uğratınca sindirim borusunun daha aşağıları için tehlike çanları çalmaya başlıyor..! Özellikle “light” ürünlerin bilinçsizce ve ağırlıklı olarak tüketilmesi, hayvansal yağların dışlandığı beslenme alışkanlıkları safraya olan ihtiyacı azaltarak bu mükemmel sıvının safra kesesinde uzun süre kullanılmadan beklemesine, dolayısıyla çamurlaşma hatta taşlaşmasına yol açabiliyor. Yağ ve safra yokluğunda bilhassa A, D, E ve K vitamini gibi yağda eriyen vitaminlerin emilimi bozulacağından bağışıklık sisteminin zayıflamasından osteomalaziye (kemik yumuşaması) kadar sayısız sağlık problemi ve potansiyel tehlikenin önü açılmış oluyor. Dahası, safradaki kolesterol (karaciğerde üretilen) ince barsağa geçtiğinde beyne tokluk sinyalleri gitmeye başlıyor. Sağlıklı bir safra akışının barsak florasındaki probiyotik bakterilerin hayatta kalması için de elzem olduğunu akılda tutmak gerek.

Tahıl, ekmek, bakliyat ağırlıklı beslenmenin neden olduğu gluten intoleransı veya hassasiyetinin, hidrojenize bitkisel yağlar ile trans yağların fazla tüketilmesinin ve uygunsuz pişirme tekniklerinin bir taraftan mide asidini diğer taraftan da doğrudan safra kesesinin boşalmasında gecikmeye neden olarak sağlığımızı tehdit ettiğini de vurgulamak lazım. Bilinçsiz proton pompa inhibitörü (gastrit, ülser ve reflü tedavisinde kullanılan ilaçlar) ve anti-asit kullanımı da safra durgunluğuna yol açabiliyor.

Özetle, mide pH’sının uygunsuz olması ve sağlıksız bir safra akışının sindirim sisteminin daha aşağı kısımlarına oniki parmak barsağı ülseri, irritable barsak sendromu, sağlıklı barsak florasının bozulması (sindirim kanalımızda yaşayan faydalı bakterilerin azalıp zararlı bakterilerin ve mantarların çoğalması), kronik kabızlık ve hatta gıda intoleransı olarak aksedebileceğini unutmamak lazım.

Barsak florası da neymiş deyip geçmemek lazım çünkü ince barsaklarımızın duvar bütünlüğünün ve burada konuşlu savunma hattının korunmasında hayati öneme sahip. Sezaryen doğum, anne sütünü yeteri kadar alamama, çocukluktan itibaren maruz kalınan antibiyotikler, klorlu içme suları, alkol, gereksiz ilaç kullanımı, karbonhidrat ağırlıklı beslenme ve hatta kortizol gibi stress hormonlarının fazlalığı malesef bu floranın dengesini olumsuz etkiliyor. Son yıllarda sıkça gündeme gelen “gıda intoleransı”nın altında flora bozukluğu nedenli “geçirgen barsak sendromu”nun yattığını ve yaygın gıda intoleransının vücutta kronik (uzun süreli) bir inflamasyona (mikropsuz iltihap) yol açarak pek çok hastalığa kapıyı araladığı da söylenebilir.

Son olarak, eksikliği mutsuzluk, depresyon, endişe ve uykusuzluğa neden olan serotonin adlı hormonun %95’inin, bilinenin aksine, beyin yerine ince barsak duvarındaki sinir hücrelerinde yapıldığını, dolayısıyla mutluluğa giden yolun da sağlıklı bir sindirimden geçtiğini söylemek pek de yanlış olmaz..!

Pekiyi, Ne Yapalım?

Aşağıdaki önerilerin çoğu zaten bildiğimiz ama nedense pek uygulamadığımız şeyler; yine de hatırlatmakta fayda var:

• Öğünleri aceleye getirmeyin, sakin ve rahat bir ortamda yemeye çalışın
• İyi çiğneyin
• Diş hekiminizi düzenli ziyaret edin
• Lokmalar arasında birkaç yudumdan fazla su içmeyin
• Doğal/geleneksel yöntemlerle beslenmiş hayvanların etini tercih edin
• Kemikli parça eti (dana/koyun/tavuk/balık) kaynatarak suyunu saklayın
• Dana ve tavuk etini ızgara yerine güveçte pişirin
• Ayda 3-4 kez ciğer püresi tüketin
• Pastörize günlük sütten yapılmış yoğurt ve kefir tercih edin
• Yağsız/light ürünleri tüketmeyin
• Salatalarınıza elma sirkesi koyun, makul miktarda turşu ve maden suyu tüketin
• Günde 1-2 su bardağı domates suyu tüketin
• Tiroid hormonlarınızı ve idrarınızın pH’sını kontrol ettirin
• Safra keseniz alındıysa safra tuzu veya sindirimi kolaylaştırıcı enzim almanız gerekip gerekmediğini hekiminize danışın
• Gereksiz antibiyotik kullanmından kaçının; hekiminiz önermedikçe asit pompası bloke edici ve anti-asit ilaçları kullanmayın. Yani kafanıza göre ilaç kullanmayın.
• Hazır probiyotik karışımlara ihtiyacınız olup olmadığını hekiminize danışın ve probiyotiklerin beslenmesi açısından prebiyotik alımına özen gösterin.

Sevgi Sağlık ile Kalın,

Doç.Dr. Gökhan Özışık
Endocrinology & Metabolism

Sencer Bulut
International Sport Nutritionist & Health Coach