Obezitenin ek risklerinin kısmen de olsa fazla yağın vücudun neresinde saklandığı ile ilgili olduğunu uzun zamandır biliyoruz. Cilt altında biriken yağ, karındaki organlar içinde ve arasında biriken ve bu nedenle iç organ yağı olarak anılan yağlara kıyasla daha az riskli görünüyor. Bir grup hepatolog (karaciğer uzmanı) bir adım daha öteye giderek iç organ yağlanması durumunda gerçek katilin karaciğerde birikerek NAFLD rahatsızlığına neden olan karaciğer yağlanması olduğunu göstermiştir. Günümüzde “modern ticaretin işgalci gıdalarını” tüketen insanlar arasında bu hastalık salgın gibi yayılmaktadır. T2DM (Tip-2 Diyabet) ve NAFLD (Alkole Bağlı Olmayan Yağlı Karaciğer Hastalığı) dâhil farklı metabolizma koşullarına sahip kişilerin karaciğer yağını ölçerek Fernando Brill ve Florida Üniversitesi’ndeki meslektaşları aterojenik dislipidemi varlığını gösteren unsurun genel vücut yağlılığı değil, NAFLD varlığı olduğunu tespit etmiştir.

IR (İnsülin Direnci) ve bununla ilgili metabolizma sendromlarında kalp hastalığına yol açan anormal metabolizma durumunu (aterojenik dislipidemi) yaratan obezitenin kendisinden ziyade, IR ve NAFLD rahatsızlıklarıdır. Yüksek omega-6 – omega-3 oranı ile yüksek karbonhidrat (günlük 25 gramdan fazla)  tüketen NAFLD ve IR hastalarında görülen aterojenik dislipideminin metabolik özellikleri aşağıdaki gibidir:

  • Yüksek kan HbA1c seviyesi,
  • Yüksek açlık insülin seviyesi,
  • Yüksek açlık kan şekeri seviyesi,
  • Karbonhidrat tüketimine tepki olarak hiperinsülinemi ve hiperglisemi (yüksek kan şekeri seviyeleri),
  • Düşük kan HDL-kolesterol oranı, Yüksek kan trigliserit oranı,
  • Yüksek oranda küçük ve yoğun LDL parçacıkları (bu önemli ve bunu anlayın artık!),

 

Yüksek kan Apolipoprotein B yoğunluğu ve Yüksek kan gamma-glütamil transferz (GGT) faliyeti (NAFLD varlığına işaret eder).

Ancak esas anahtar nokta beslenme ile alınan doymuş yağların değil, yüksek miktarda doymamış yağ ile birlikte özellikle sofra şekeri, yüksek früktozlu mısır şurubu ve meyvede bulunan (früktoz) beslenme ile alınan karbonhidratların tüketilmesinin NAFLD’ye neden olduğudur.

Bu kısmen früktozun kandan temizlenmesinde kullanılan başlıca yolun karaciğer yağına (trigliserit) çevrilmesi olmasından kaynaklanır. Karaciğer, iskelet kasları ve adipoz dokular insüline dirençli olduğunda, sürekli bir yüksek karbonhidrat diyeti karaciğerde yağ birikmesi ile sonuçlanarak IR rahatsızlığının daha da kötüye gitmesine neden olur. Bu da bir kısır döngü ile sonuçlanır: NAFLD geliştikçe IR daha da kötüleşir, hiperinsülemi artar, aterojenik dislipidemi kötüleşir ve obezite, diyabet, kalp hastalığı ve hatta kanser ve bunama gibi kronik hastalıkların tohumları atılmış olur.

Önemli bir nokta gerek yüksek karbonhidratlı gerekse düşük karbonhidratlı bir diyette kalori sınırlandırmanın yanı sıra şeker, yüksek früktozlu mısır şurubu ve rafine karbonhidratların beslenmeden çıkarılmasının IR hastalarında karaciğer yağlanmasını azaltmasıdır. Beslenmede karbonhidratın sınırlandırılması kalori sınırlandırmaya kıyasla önemli ölçüde daha büyük bir etki yapar. Daha önemlisi, NAFLD’ye yol açan aşırı karbonhidrat tüketimi olup, bu etki hızla ortaya çıkabilir ve sadece üç hafta gibi kısa bir sürede vücut ağırlığına kıyasla karaciğer yağlanmasını on katına kadar arttırabilir.

Buna karşılık, Düşük Karbonhidratlı Gıda (LCHF) diyeti uygulanması muhtemelen NAFLD’yi geri çevirdiği için aterojenik dislipidemiden kaynaklanan bütün metabolizma anormalliklerini de geri çevirir. Bu nedenle IR hastası kişilerde bu gruptaki kronik hastalıkların doğrudan nedeni beslenmedeki yağlar değil, karbonhidratlardır. Buna karşılık, karbonhidrat kısıtlaması ile birlikte yüksek yağlı beslenme bu durumların birçoğunu geri çevirebilir.

Sencer Bulut

Sports Nutritionist